21 Ağustos 2016 Pazar

BAŞLARIM ŞİMDİ ANNELİĞE / ŞERMİN ÇARKACI


Ben bir köyde büyüdüm. Bebeklerin tavandan sarkan bez salıncaklarda uyumaya bırakıldığı, o salıncağa bağlanan ve kolay sallanmasını sağlayan ince çoraplarla annelerin yattıkları yerden bebeklerini salladığı, kız çocuklarının kulaklarının ucu yakılmış iğneyle delindiği ve kapanmasın diye beyaz bir ip parçasının küpe niyetine takılı bırakıldığı, ablanın, abinin ya da komşunun çocuğunun küçülen kıyafetlerinin saklandığı, o çamaşırların soba borusunun üstüne takılan askılıkta kurutulduğu, diş çıkartan çocukların ağzına kemirsin; ama koparamasın diye turşu biberi ya da yeşil soğan verildiği, kreşin olmadığı; ama onun yerine babaanne, anneanne, komşu anne gibi gayri resmi kurumların olduğu, bebeklerin yemek yemeye başlar başlamaz aile sofrasına oturtulduğu ve herkes ne yiyorsa onu yediği, daldan düşen olgunlaşmış meyvenin suyunu emerek kendi meyve suyunu kendisinin sıktığı, çocukların küvette değil de leğende yıkandığı ve ‘’ sular aşağı kızım yukarı’’ diye garip bir temenniyle sudan medet umulduğu, yürümeyi kendi evinin bahçesinde öğrendiği, boy cetvellerinin yerini kapıya atılan çentiklerin tuttuğu, bayram akşamları avuçlarımıza kına konduğu, bugün doktorların ‘’uyaran’’ diye tabir ettiği ve ‘’ bir çocuk ne kadar çok yaran alırsa o kadar iyidir’’ dedikleri o uyaranların kendi dünyamızın çakıl taşları, tozlu yolları, yıkanmadan yenen meyveleri olduğu, yere düşen bir yiyeceğin üstündeki bakterileri üfleyerek yok edebileceğimize inanacak kadar saf, akşam ezanı duyana kadar özgür olduğumuz bir dünyadan bahsediyorum.


Herkesin erkenden evlendiği ve çocuk sahibi olduğu bu dünyada büyümüş olmak aile büyüklerini, daha da büyük aile büyüklerini tanıyabilme fırsatı sundu bana. Bu yüzden anneannemin annesi, dedemin annesi ve babasından hikayeler ve hikaye gibi yaşanmışlıklar dinleyebilme şansım oldu.
Büyük ninemizin 13 yaşında ilk çocuğunu dünyaya getirdiğini öğrendim örneğin. Küçücük bir çocukken yaşadığı bu travma yetmiyormuş gibi, daha büyüğü ile karşılaşmış ve ilk bebeğini kaybetmiş. Küçüktüm, dedi, bebek öldü dediler. Oturdum bahçede ağladım. Kayınvalidem geldi, yüzüme bir tokat attı, öyle her şeye ağlanmaz, dedi, kalktım işime baktım, bir daha ömrüm boyunca hiçbir şeye ağlamadım, dedi. Şimdi düşünüyorum, doğru neden ağlasın ki, insan buna da ağlamayacaksa neye, neden ağlasın ki?

Bu kitapta böyle bir hikayeye yer yoktu elbette. Fakat bakıyorum, bu hikaye 70 yıl öncesine ait. 70 yıl önce çocuk, hayatın içinde bu kadar değersiz görülüyordu. Sonra yavaş yavaş ailenin içinde bir birey olarak yerini aldı. Şu günlerdeyse birey olmanın tadı biraz kaçtı gibi. Pek çok aileyi, anne babalar değil, çocuklar yönetiyor. Öyle aileler var ki, ebeveynler ipleri çocuklarının ellerinde dolaşık duran kuklalar gibi. Onlar ne isterse o oluyor, onlar nereye gitmek isterse oraya gidiliyor, evde ne pişeceğine, televizyonda ne izleneceğine çocuklar karar veriyor.


Bakmayın masum durduklarına, boşluğu gördükleri anda sistemi ele geçirecek kadar sinsiler aslında. Çocuğuma değer vereceğim, ona kendini değerli hissettireceğim, öz güvenli çocuklar yetiştireceğim derken kantarın topuzunu biraz kaçırıyoruz galiba.

Birden bire üç çocuk sahibi olan eski zaman anneleri gibi hissediyorum bazen kendimi. Sonra o kahraman kadınları düşünüyorum. O kadar imkansızlıklar içinde nasıl bakmışlar o kadar çocuğa, nasıl yetişmişler, hem tarlada çalışıp, hem evin işini yapıp, çamaşır makinası, bulaşık makinası ve bilimum alet edevat yokken nasıl insan yetiştirmişler, düşününce hayretler içerisinde kalıyorum.
Geçenlerde bir arkadaşımla konuştuk, on arkadaşı on kardeşin en küçüğüymüş. Dedim ki, nasıl bakıp, nasıl yetişti o anne o kadar çocuğa? Senin benim gibi bakmamışlardır, ekmeğin üstüne yağ sürüp göndermiştir sokağa dedi. Durdum düşündüm, dedim ki, iyi de şekerim bir dilim ekmek yağlamak var, on dilim ekmek yağlamak var! 


İşte böyle. Bizden iki nesil önceki o annelerle bizi kıyaslamaktan kendimi alamıyorum. Çoğu zaman kendi çocukluğumla modern dünya arasında sıkışıp kaldığım anlar oldu. Sonra en doğrusunun içimden ne geliyorsa, en doğru gördüğüm neyse o olacağına kanaat getirdim. Hala çocuklarla ilgili sorunla karşılaştığımda uzmanlar ne diyor bir ona bakıyorum, babaannem-anneannem ne diyor bir de onlara danışıyorum, sonra bir de kalbime soruyorum, sen ne dersin diye.

Öyle demeyin, annelerin kalbi konuşur. Benimki konuşuyor ve şimdi şunları söyledi: Söyle o yeni annelere, sakin olsunlar ve tadını kaçırmasınlar. Çocuk yapmanın da bakmanın da…

ŞERMİN ÇARKACI
Ankara, Nisan 2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...