28 Eylül 2017 Perşembe

KOMŞUM TOTORO(My Neighbor Totoro - トトロ)




Merhaba,

Yine bir sinema yazısıyla karşınızdayım. Geçen sefer Pixar'ın Türkçe'ye Arabalar 3 olarak çevrilen filmini kendimce analiz etmeye çalışmıştım. O yazıda Amerikan animasyonlarının iyisiyle kötüsüyle bize ulaştığını ve güzel işlerin de yapıldığını söylemiştim. Yine o yazıda Japonların da bu sektörde tabiki de yeri olduğunu ve onların apayrı bir şekilde belki bu işi çok daha sanatsal dinamiklerle yaptıklarını söylemiştim. İşte bu yazıda Japon Animasyonuna giriş yapmak suretiyle, hem bazı bilgiler paylaşacak hem de ailecek severek defalarca izlediğimiz kısaca Totoro adlı çizgifilmi tanıtacağım.

Hayao Miyazaki, Japonyanın Walt Disney'i olarak bilinen adam. 1988 senesinde Komşum Totoro'yu yaparak hiç unutulmayacak klasik bir eser bırakmış oldu arkasında. Evet, bahsettiğimi animasyon 1988 model ve sanki dün yapılmış kadar taze. Miyazaki'nin neredeyse onlarca başarılı animasyonu var ve bu animasyonlar Japon kültür ögelerini sonuna kadar taşımakla birlikte tüm insanlığın kalbine ulaşan eserler. Küçük Deniz Kizi PonyoRüzgar YükseliyorYürüyen satoRuhlarin KaçısıKüçük cadi Kiki bunlardan sadece birkaç tanesi ama en meşhur olanları. En yenisi de 2019da vizyona girecek olan "Boro the Caterpillar". Miyazaki hakkında daha çok bilgiyi belki bir başka yazıda verebilirim ama şimdi biz Totoromuza dönelim. Studio Ghibli, Miyazakinin animasyonlarını yüklenen kuruluş, Miyazaki ve arkadaşlarının 1985 senesinde kurduğu animasyon firması, bunu da bir kenara not edelim. 

Totoro aslında bir çeşit ağaç ya da orman perisidir. Kocaman cüssesi ve melek gibi bir kalbi ile filmizin kahramanı 2 kız kardeşe yeni taşındıkları evin civarında sahip çıkar, yardımcı olur. Film, 2 kız kardeş ve babalarının kırsal bölgedeki bir eve taşınma telaşı ile başlamaktadır. Pirinç tarlaları arasından geçerek kızların tabirince perili eve gelirler ve yerleşmeye koyulurlar. Evde "toz tavşancıkları" olarak kızlarımızın dile getirdiği ne idüğü belirsiz siyah kikirdeyen birşeyler vardır ama bunlar ev ahalisinin mutlu olması ile birlikte evden uzaklaşırlar. Bu toz tavşancıklarının Japon kültürünün neresinden çıktığını bilemiyorum ama belli ki ailenin hüznünü simgeliyor ve mutlu olduklarında bu hüzün kayboluyor. Neden hüzünlü bu aile çünkü anneleri hasta ve yakındaki bir hastanede yatıyor. Neyse ki durumu o kadar ağır değil ve iyileşme gösterecek ancak bu sürede kızlarımızın babalarıyla ve yalnız başlarına geçirdikleri işte belki bir kaç hafta ya da ay filmimizin süreci oluyor. 

Hikayede bahsettiğimiz ev önemli çünkü yakınında ağaçlık bir bölge bulunmakta ve burası küçük kızımız Mei'nın Totoroyu keşfettiği yer olacaktır. Olağan üstü detaycı olan Miyazaki'nin anlatım tarzı bildiğimiz Amerikan animasyonlarının yuvarlak hatlı çizgilerinden çok farklıdır. Miyazaki filmlerinde çok detaylı çizimler söz konusudur. İşte böyle detaylı bir anlatımın içinde küçük kız çocuğu Mei'nın tüm hissettiklerini biz de hissedebiliriz. Can sıkıntısından dolaşmaya ağaçların arasına giden Mei, garip bir yaratık olan Totoro ile karşılaşır. Ondan hiç korkmaz ve Totoro ile dostlukları böylece başlar. Totoro hiç konuşmaz, kocaman yukarıda resimde gördüğünüz gibi top gibi bir peridir. Biraz kediye biraz ayıcığa benziyor bence. Peridir çünkü her türlü zaman mekan sınırını aşan yetenekleri var, uçar kaçar, herşeyi yapar. 

Abla Satsuke ise yaramaz kız kardeşi Mei'ye sahip çıkmaya çalışmaktadır, babasının da isteğiyle. Satsuke okula gitmektedir ve bu yeni yerde okul hayatına alışmaya, arkadaş edinmeye çalışmaktadır. Baba, bu arada işe gider gelir ve annelerinin yokluğunda çocuklarda oluşan duygusal boşluğu doldurmaya çalışır. 

Küçük Mei hem küçük olduğu hem de annesine düşkünlüğü yüzünden bir an evvel annesinin iyileşmesini dilemektedir ve sürekli hastaneye ne zaman gideceklerini sormaktadır. Kimi zaman babaları işten geç gelmekte ve çocuklar yalnız kalabilmektedirler geç saatlere kadar. İşte Totoro böyle vakitlerde ortaya çıkar genelde ve kızlarımıza bir bakıma sahip çıkmış olur. Onları sırtına alır tarlaların-ağaçların üzerinde uçarak gezdirir, eğlendirir. Gerçek üstü bir çok şey yaşarlar Totoro ile birlikte kızlar. Oysa animasyonun dünyası fazlasıyla gerçek ve ayrıntılı bir dünyadır. Totoro ortaya çıkınca ağaçlar hareket etmeye başlayabilir, kızlarımızın ektiği tohumlar bir gecede devasa ağaçlara ve bir ormana bile dönüşebilir. Hatta Totoro uçan bir otobüs olabilir. 

Özetle film, kardeş ilişkisi, anne-çocuk, baba-çocuk ilişkisi, ailecek yapılan fedakarlıklar, aile için kuvvetli olma gibi ailevi konulara değinmektedir tüm gerçekliği ile. Okul öncesi, ilk-orta okul çocuklarına bu kapsamlı hayal gücü ve içindeki gerçek çocuksulukla hitap ederken, yetişkinlere de sanata varan aktarım başarısı, gerçekliği anlatabilmekteki çarpıcılık ile hitap etmektedir, özelinde Komşum Totoro ve genelde Miyazaki.

Aşağıda Totoro animesinin film müziklerininden bir tanesini paylaşıyorum. Umarım filmi keyifle izler ve çocuklarınıza da izletirsiniz, onların hayal ve ruh dünyasına katacakları olduğunu düşünüyorum.


27 Eylül 2017 Çarşamba

JUDITH LIBERMAN'LA MASALLARLA YOLA ÇIK



Geçen yıl Yıldız Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen ‘’Ulusal Hikâye Anlatıcılığı Kongresi’’ ne katılmıştık ailece. İpek henüz yürümüyordu ama; emekleme konusunda oldukça iyiydi. Çok sevdiğim konuşmacıları dinlemek için salonda bekliyorduk. Judith Malike Libermann, Beyza Akyüz, Sinan Canan sahnedeki yerini alıp konuşmalarına başladı. Bir süre sonra İpek’i oyalamak zorlaşmaya başladı. Ben de bıraktım yere. Ne yapabilir ki dedim emekleyen bir bebek sonuçta. Sonra o emekleyen bebek sahnenin merdivenlerini tırmanıp sahneye çıkmasın mı? Ben kalakaldım. Gidip alamadım da İpek’i herkesin dikkat dağılır diye. Sonra sevgili Beyza Akyüz kucağına aldı İpek’i bir süre de öyle oyalandı… Dün öğrendim ki Judith Malike Libermann, Bursa’ya geliyormuş. Hemen ilgili yerleri arayıp detayları öğrenip biletimizi aldık. Yine ailece dinlemeye gideceğiz Judith’i. Bakalım bu sefer ne hikayeler dinleyip nasıl bir anıyla ayrılacağız oradan.
Masalların tılsımlı yolunda, bütün yetişkinleri hayal dünyasının kapılarını açmaya çağırıyor Judith. Bu masal yolcuğu yetişkinler için olsa da herkes için anlatıyoruz diyor. 


Tarih:22 EKİM 2017
Gösteri: 19:00
Söyleşi: 17:00
            
Telefon Gişe: 0 224 483 21 61
Ofis: 0 224 483 21 62

E-posta: info@sanatmahal.com.tr

Biletler: Öğrenci: 25 TL 

             Yetişkin: 25 TL 

Adres: Sakarya Mah. Atatürk Cad. No:90, 16285, Görükle, Bursa

26 Eylül 2017 Salı

SİGARA BÖREĞİ,PEYNİRLİ KALEM BÖREĞİ


Geçen gün instagramda severek takip ettiğim bir çocuk gelişim uzmanı bir video paylaşmıştı. Tam olarak hatırlayamıyorum ama "acaba artık bu böreğe başka bir isim mi koysak" diyordu.
Sigara böreği yerine alternatif isimler yazılmıştı yorumlarda. Kalem böreği, çubuk börek, sargı börek vb... O gün bu gündür aklımda. Paylaşmak bu güne kısmetmiş.

MALZEMELER
El açması yufka
Peynir
Maydonoz
Kızartma yağı

HAZIRLANIŞI
Maydonozları ince bir şekilde kıyıp peynirle karıştırın. 
Yufkaları tek tek açıp 8 parça üçgen elde edecek şekilde kesin. 
Üçgen yufkaların geniş kısmına peynirli maydonoz harcından bir miktar koyup ince bir şekilde sarın. Kızgın yağda kızartın. Afiyet olsun.

25 Eylül 2017 Pazartesi

NİLÜFER HATUN ÇİNİ ÇARŞISI,İZNİK



NİLÜFER HATUN KİMDİR?

Asıl adı Holifera / Olivera olan Nilüfer Hatun Yarhisar Tekfurunun oğluyla nişanlıymış. . Osmanlılar'ın Bilecik' i ele geçirmesi sırasında, yakınlardaki düğün konvoyuna yapılan baskın esnasında esir alındığı ve Osman Gazi tarafından oğlu Orhan Gazi ile evlendirildiği söylenmektedir



1360 yılında vefât eden Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa ile ondan on yaş daha küçük olan kardeşi üçüncü Osmanlı Padişahı Murad Hüdavendigar'ın annesidir
İznik'te kendi adına bir imarethane inşa ettirmiş ve yaptığı hayır işleriyle çevresinde çok sevilmiştir. Bursa'da bir ilçeye ismi verilmiştir. Bu imarethane ayrıca Osmanlı’nın ilk ‘’Aş Evi’’ olma özelliğini de taşır. Kabri Bursa'daki Orhan Gazi türbesindedir.
2008 yılında faaliyete başlayan Nilüfer Hatun Çini Çarşısı geçmişte yaptığı hayırseverlikler ve eserleri ile ün salan ‘’Nilüfer Hatun’’ ismi ile anılmaktadır.



İZNİK ÇİNİSİ
İznik çinisi ilk olarak 15. yüzyılda ortaya çıkmıştır. O dönemde yapılan Bursa Yeşil Camii ve Türbesinde (1421), Bursa Muradiye Camii'nde (1426) ilk örneklerine rastlanır. 16. yüzyıldaysa Osmanlı Devleti'nin de güçlenmesi ve yeni yapıların ortaya çıkmasıyla İznik çinisi en ihtişamlı günlerini yaşadı. Bu dönemde yapılan Süleymaniye Camiinde ve Selimiye gibi eserlerde İznik çinisiyle süslemeler yapılmıştır. 



17. yüzyılda ise İznik Çinisi kaybolmaya başlamış ve 18. yüzyıl başlarında tamamen yok olmuştur. 300 yıl aradan sonra 1985′de Faik Kırımlı Usta, İstanbul’dan İznik’e gelerek Eşref Eroğlu ve eşi Seyhan Eroğlu ile birlikte bir atölye kurmuştur. İznik çinileri tekrar üretilmeye başlanmıştır. XV. ve XVI. yüzyıllarda Osmanlı Türk Medeniyet Sanatı’nın zirvelerinden biri olan İznik çinisinin camilerde, saraylarda, Türk ve dünya müzelerinde mevcut örnekleri hala hayranlıkla izleniyor.


El yapımı hediyelik eşya almak isteyenler ve  ağaçların gölgesi altında Türk kahvesi yudumlayıp dinlenmek isteyenler mutlaka uğrasın. Esnafı güler yüzlü ve samimi. Tek sorun kredi kartı geçmemesi, cebinizde mutlaka nakit paranız olsun.


Adres:  Yeni Mahalle Kılıçaslan Caddesi Kaymakamlık Yanı İznik / Bursa




21 Eylül 2017 Perşembe

CAR 3 (ARABALAR 3) - PİXARDAN BİR GÜZEL ANİMASYON DAHA


Yine karşınıza sinema köşesinden bir animasyon filmi ile çıkıyorum. Oğlumun en sevdiği seriler arasındaki Cars serinden bahsedeceğim kendimce. Amerikalıların dünyaya sunduğu iyi şeylerden biri sanırım bu animasyon filmleri olsa gerek. Hiçbir ülkenin düzenli olarak böyle kaliteli işler çıkaramaması şaşırtıyor beni aslında. Arada bir Almanya ve Fransa menşeili animasyon filmleri oluyor ama Amerikan animasyonları ile yarışabilecek cinsten olmuyor bunlar. Diğer yandan Japon animelerini çok ayrı tutuyorum, bu işi sanat için yapıyor onlar, eğlence sektörünün dışında sayabiliriz ve sinemamıza ulaşmıyor yapımları her nedense. Ayrıca bahsettiğimiz dönem okul öncesi ve ilkokul yaşındaki çocuklara hitap eden çizgifimler özen gerektiren bir iş olmalı. Bu dönem için bize ulaşan yalnızca Amerikan animasyonları oluyor.  

Sonuçta Arabalar gibi animasyonlar, çocuklar için düzenlemiş ve en başta onların hoşuna gidebilmesi için yapılan bir iştir. Kalkıp koca koca adamların negatif yorum yapmasını bazen çok da hoş bulmuoyrum. Teknik olarak değerlendirebilirler tabi. Grafikleri şöyle iyiydi, böyle iyiydi, hikayenin derinliğini de sorgulayabilirler.

Dediğim gibi sonuçta bir çizgi film ve bu konuşan arabalardan oluşan bir çizgi film çocuklara hitap ediyor. Cars 3 bir devam filmi. İlk Cars filmi 2006 yılında gösterime çıkmış ve o günden bu güne yetişen çocukların hafızasında hala yer etmektedir. Bu süreçte Cars 2 olarak devam eden seri, kötü bir devam filminden sonra bence Cars 3 ile iyi bir iş yapmıştır.

Film oğlumla gitmiştim yaz başlarında ve duygulandığım sahnelerin olması bir çizgi filmin beni böyle etkilemesi bence başarısının kanıtıdır. Dediğim gibi Cars serisinin ikinci filmden sonra yöneleceği yön önemliydi, çünkü ikinci film her ne kadar içerisinde bir hikaye barındırsa da o yarışçı ruhu psikolojik derinliği verememişti ya da böyle bir amacı da yoktu. Cars 3 filminde ise hikaye ilk filmin ruhuna geri dönüyor bir bakıma. 

Cars 3 filminin konusu özetle şöyle, Şimşek McQueen yarış hayatına başarıyla devam etmektedir, ancak yüksek teknolojiye sahip yeni nesil yarış arabaları yarış pistlerine gelmeye başlamıştır, özellikle Jackson Strom adlı bir yarışçı Şimşek McQueen'i ardarda yenmeye başlamıştır. Artık yaşlandığını ya da eskidiğini düşünen McQueen, ilk filmde akıl hocası Hudson Hornet gibi yarışlardan uzak kalmamış, şansının da yaver gitmesiyle tekrar pistlere dönmek için bir şans yakalamıştır. Zengin bir yatırımcı tarafından sponsorluğu yapılan McQueen, genç bir eğitmen olan Cruz ile birlikte çalışmaya başlar. Fakat yarışlar yaklaştıkça McQueen belki de artık birinci olamayacağını anlamaya başlamıştır. 

Filmin tamamını size anlatmayacağım tabiki ancak McQueen'in yarışları bırakmadığını, öyle ya da böyle yarışlara devam ettiğini hatta kendisinin de artık bir akıl hocası gibi bişey olmaya başladığını söylemek mümkün. McQueen'in vazgeçilmez olan yarış isteğinin bazı gerçekleri kabul ederek devam ettiğini görüyoruz. Bu tarz bir yaklaşım bir devam filmi için daha uygun olmuş bana kalırsa, sonuçta ilk filmin üzerine çıkmak hiç bir zaman söz konusu olamazdı. 

İkinci filmin duygusuzluğu yanında bu film, başarmak, nesillerden nesillere geçiş, olgunlaşma ama bırakmama, bir şeyi güzel şekilde bitirebilme gibi güzel duygular içeriyor ve insanların içine dokunan bir taraf oluşturuyor. Böyle bir hikaye tabanıyla bakıldığında film sırf eğlendirmek için olmadığını, çocuklara ufak mesajlar da verdiğini düşünmek gerekir ve bu mesajların hepsinin doğru olduğunu düşünüyorum. 

Oluşturulan karakterlerin derinliği de oldukça başarılıydı, hatta bildiğimiz McQueen'in de ruhsal olarak kendini sorguladığı pekçok sahne vardı. Yeni kahramanımız Cruz da hem yeteneği hem iç hesaplaşmalarıyla başarıyla çizilmiş bir karakter gibiydi. 
Filmin finali de bu bağlamda çok etkileyiciydi demeliyim. 

Genel olarak insanı mutlu eden bir filmdi diyebilirim ki oğlum da mutlu olduysa daha ne derim. Bu arada kendisi seçicidir çizgi film konusunda, onu da eklemeliyim. 
Arabalar 3'ü izlemeyen anne-baba yoktur tabiki çocuklarından ötürü ama izlemeyen varsa kesinlikle tavsiye ederim. Arabalar serisinin kurgu ve senaryo anlamında en iyi filmi olmuş diyebilirim. Animasyon kalitesinin de bir çıta daha atladığını da söylemem gerekir. Teşekkürler PİXAR. 

19 Eylül 2017 Salı

EVDE MONTESSORİ, SICAK HAVA BALONU YAPIMI



Geçen kış mevsimi çok soğuk ve karlı geçmişti. Selim uzun süre evden dışarı çıkamadığı için hafta sonları çok sıkılıyordu. Aynı oyunları tekrar oynamak istemiyordu. Tam o sıkıcı ve soğuk günlerde instagramda gezerken bu sıcak hava balonunu gördüm. Malzemelerine baktım hepsi evde mevcut. Yapalım dedik, yaptık. Sıcak hava balonunu yaparken Nevşehir, Ürgüp,  Göreme'den de bahsettik. Balonu bitirince sıcak hava balonuyla ilgili birkaç video izledik. Balonun nasıl havada uçtuğunu, insanları nasıl taşıdığını konuştuk.
Yaparken de yaptıktan sonra çokça eğlendi Selim. Hatta bir sonraki hafta okulda oyuncak gününde okula götürmek istedi. Okuldaki arkadaşları da beğenince daha bir mutlu oldu. Farklı malzemelerle de denemek mümkün.

MALZEMELER
Kağıt bardak
Bant
4 adet pipet
Renkli kağıt

HAZIRLANIŞI
Pipetlerin kıvrımlı kısımları üste gelecek şekilde kağıt bardağın etrafına eşit aralıklarla bantlayın. Pipetin kıvrımlı kısımları açıp dışa doğru bükün. Balonun ağız kısmı altta kalacak şekilde pipetleri balona bantlayın. Üzerini de renkli üçgen kağıtlarla bantlayın. Sıcak hava balonu hazır. Dilerseniz iplerle ya da farklı şekillerle de ilave süsler yapabilirsiniz. Bardağın içine de oyuncak koyup evin içinde bir tur atabilirsiniz. Çocukların ince kas gelişimini destekleyen güzel bir montessori etkinliği.

18 Eylül 2017 Pazartesi

ASKANİA, ASKANYA,İZNİK



Hafta sonu Ankara'dan misafirlerimiz vardı. Onlarla birlikte İznik gezi planı yaptık. Sabah kahvaltıdan sonra yola çıktık. İlk durağımız yolumuzun üzerinde yer alan Askania oldu. 



Yunan Mitolojisi'nde "İznik Gölü" anlamına gelen "Askania", İznik Gölü'nün kuzeyinde, gölün en temiz, en durgun koyunda, 8.000 m2 arazi üzerine kurulmuş, İznik Gölü etrafındaki en büyük, en nezih ve en doğal konaklama ve yeme-içme tesisidir.








Biz ağaçların gölgesinde, göl manzarasında kahvelerimizi yudumlarken çocuklar parkta ağaçların arasında bir o yana bir bu yana koşturup enerjilerini attılar. 



İznik-Orhangazi yolu üzerinde bulunan İznik Askania'da birçok ağaç var. Ağaçların arasında 
konaklamak isteyenler için bungalovlar,  tomruk evler, veranda odalar, karavan ve suit odalar yer alıyor.
Konaklama odaları dolu olduğu için odaların fotoğrafını çekemedim. 


 Çevre illere olan yakın olması sebebiyle günübirlik konaklama için güzel bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Hafta sonu kahvaltıları için de güzel bir seçenek. Siz uzun uzun kahvaltı keyfi yaparken, çocuklar da parkta hayvanlarla birlikte doya doya oynasın.

 

Askania çiftliğini gezerken birçok hayvanla karşılaştık.  Kuzu, keçi, horoz, tavuk, tavşan, sincap, ördek, kuş... En çok da deve ve midilli at çocukların ilgisini çekti. 






Benimse en çok hoşuma giden şey, yetişkinler için de salıncak olmasıydı. Çok uzun süredir salıncakta sallanmamıştım. Bu vesileyle ben de salıncakta sallanmanın keyfini çıkardım.




Bursa'ya 1 saat uzaklıkta yer alan Akania’ya ya gitmek isteyenler için adres:

Keramet Mahallesi, İznik Orhangazi Yolu 
18.km, Keramet Köyü, 16800 Orhangazi/Bursa




15 Eylül 2017 Cuma

PROLAKTİN YÜKSEKLİĞİ VE SÜTTEN KESME DÖNEMİ


İlk çocuğumu emzirmeyi kesme döneminde tanıştım "prolaktin" hormonu ile. 
Süt üretmeye yarayan bu hormon memeden kesme döneminde bende büyük sıkıntılara neden oldu.  Özellikle hamile kalma süreci ve sonrasında, adet durumlarında aktif olarak rolü olan prolaktin hormonunu hipofiz bezi sayesinde düzenli olarak üretilir ve salgılanır. Prolaktinin en aktif olduğu zaman hamile kalma sürecindedir. Bunun amacı anneyi doğumdan sonraki döneme hazırlamaktır.
İlk çocuğumu 2 yıl emzirdim. Ikinci yılın sonuna doğru sadece geceleri emzirerek kademeli olarak sütten kesmeye çalıştım. Oğlum bu süreçte sıkıntı çıkarmadı. Fakat çok fazla sütüm olduğu için bu süreçte çok sıkıntı çektim. Fazla süt üretiminden dolayı göğsümde bezeler oluştu. Emzirme sıklığını düşürdüğüm için oluşan bezeler şiddetli ağrıya neden oldu. Ağrının sonrasında sıtma tutuyordu. Ateşim çıktı, ani terlemeler oldu. Bazı anlar da birken sütün dışarı çıkmaması nedeniyle kollarımdan parmaklarıma kadar uyuşmalar oldu.
Bu durum ciddi bir sorun haline dönüşünce dr a göründüm. Bana hormon ilacı verdi. Bu ilacın birçok yan etkisi vardı ve maalesef bütün yan etkiler bende görülmeye başlayınca dr ilacı kesti. Neydi bu yan etkiler? Şiddetli baş dönmesi, tansiyon, mide bulantısı, iştahsızlık, şiddetli baş ağrısı, kalp ritminde düzensizlik...
Ortalama iki hafta kullandığım bu ilaç sütle ilgili sıkıntılarımı ortadan kaldırdı. Fakat göğsümde az da olsa hala süt vardı. Ama bu süt bir rahatsızlık doğurmadı. Yine de vücudumda genel bir şişkinlik bir ödem hali vardı. Resmen su topluyordu her yerim.
Oğlum üç yaşındayken bu konuya çare arayarak kadın doktoruna gittim. Bir sorun göremedi doktor. Beni başka bir bölüme yönlerdi. Kan testleri yapıldı ve prolaktin hormonu seviyemin aşırı bir seviyede olduğu görüldü. Ve yine hormon hapına başladım. Miktarı azaltıp aradaki süreyi arttırdı doktor önceki tan etkilerden dolayı. Bunun yanında bir de ilaçlı MR ve kafa için röntgen istedi. MR sonuçlarında görme organına baskı yapan 7mm'lik bir ödem çıktı beynimde. 1cm'den küçük ödemler için herhangi bir müdahale gerekmediğini ve kullandığım ilaçla ödemin küçülebileceğini söyledi doktorum.
İki ay kullandığım ilaçla başta yine yan etkiler görüldü. Sonrasında sıkıntılarım bitti çok şükür.2 kilo verdim kendiliğinden ve vücudumdaki ödemden kurtuldum. Adet olmaya başladım. Derken üç ay sonra hamile olduğumu öğrendim. Şu an bir buçuk yaşında bir kızım var ve emziriyorum. Emzirdiğim için ilaçlı MR çektiremiyorum. Çünkü ilaçtan sonra 24 saat emzirilmemesi gerekiyormuş. Sonuç olarak beynimdeki ödem ne halde bilmiyorum. Büyüdü mü küçüldü mü bir fikrim yok. Sütten keserken yine ilaç kullanmam gerekecek. Bakalım iki yaşa az kaldı.

13 Eylül 2017 Çarşamba

GÖKÇEADA, UĞURLU KÖYÜ


                  


Uzun süredir gitmeyi planladığımız bir gezi planı vardı. Çanakkale!... Günübirlik gitme mesafesinde olduğu için nasıl olsa bir hafta sonu gideriz diye ertelemiştik. Bayram tatilinin de uzatılmasıyla ailece gitmeye karar verdik. Bayramda İstanbul’da olacağımız için İstanbul üzerinden gitmeye tek araba gitmek en uygunu olacaktı.


Sabah saat 5’te yola çıktık. Hazır çocuklar da uyuyorken hiç mola vermeden üç buçuk saatte Eceabat’a ulaştık. Orada önceden rezervasyon yaptırdığımız şehitlik turu için bekledik. Şehitlik turumuz için ayrı bir yayın yapacağım. Akşam üzeri Kabatepe’den vapurla Gökçeada’ya gittik. Vapur yolculuğu yaklaşık bir buçuk saat sürdü.


Gökçeada’da mutfak alışverişi yapıp Uğurlu Köyü’ne doğru yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuk geçirdik. Eşimin ailesi her sene birkaç günlüğüne de olsa gidiyordu bu köye, bu kez hep birlikte gittik. Orada 3 günlük bir pansiyon kiraladık. Ama 3 gün yetmedi kimseye. Cennetten bir köşeydi sanki.


Uğurlu köyünün halkı, vakti zamanında Burdur ve Muğla’dan göçüp yerleşmiş buraya. Orada yaşayanların geneli evlerini pansiyona açmış. O kadar sıcak, o kadar samimi insanlar ki sohbete doyamadım. Sokağa çık konuş. Herkeste bir tanınmışlık hissi var. Sanki ilk defa değil de önceden tanışıyormuşuz gibi, aileden biri gibiydi herkes. Orada yaşayan köylüler sokakların duvarına meyvelerini, sebzelerini serip güneşte kurutuyordu. Özel mülkiyet kavramı yok gibi burada, herkes her ağaçtan meyve koparıp yiyebiliyordu


Ev yapımı reçeller, turşular, zeytinyağları, bahçelerden toplanan meyve ve sebzelerden oluşan küçücük bir çarşısı vardı, birkaç tane bakkal, iki kasap ve iki kahvehane… Bu kadar dükkan yaşamak için yetiyormuş aslında. Şimdi düşündüm de şehirlerdeki avm’lerin insanın üstüne üstüne gelen yoğun ve aslında gereksiz malzemelerle dolu olması ne garip…


Kaldığımız pansiyonun önünde incir ağaçları vardı. Pansiyon sahibi dikmiş ağaçları ama izinsiz bir şekilde sokaktan geçen herkes dilediği kadar incir yiyebiliyordu. Pazarda, markette satılan incirle hiç alakası olmayan lezzet harikası bu incirlerin tadı hala damağımda…




İki günlük uykusuzluk ve yorucu bir gezi turundan sonra sabah o kadar dinç o kadar huzurla uyandım ki. Kendimi bu kadar sağlıklı ve enerjik hissettiğimi hatırlamıyorum. Ne kadar koştursan da yorulamıyordu burada insan. Yorgunluk neydi unuttum ben orada.




Havası mükemmel denecek kadar temizdi. Sabah erkenden fırına gidip sıcacık köy ekmeği almak, yan komşudan her gün taze tavuk yumurtasıyla kahvaltı yapmak, günlük inek sütü getiren teyzenin güler yüzü… Hayat burada bambaşkaydı. Gerçekten yaşıyormuşum deyip şükürler ettiğim dolu dolu 3 gün yaşadım.  




Pansiyonun önündeki sokakta Selim, horoz, tavuk ve kedilerle oyunlar oynadı. Diğer misafirlerin çocuklarıyla toza toprağa bulanıp çocukluğunu yaşadı çok şükür. 


Öğleden sonraları Türkiye’nin en batı ucu diye bilinen Gizli Liman sahilinde denize girdik. İncecik kumdan oluşan kumsalı ve çam ağaçlarının yeşilliği önünde, tertemiz deniziyle cennetten bir köşeydi burası. Burada köylüler tarafından büfe, tuvalet, duş ve şezlong hizmeti de veriliyor. Denizin suyu biraz serin olmasına rağmen çocuklar sudan çıkmadı. Sudan her çıkışta bir ağıt bir figan koptu. Sahili bu güne kadar gördüğüm en temiz sahillerden biriydi ve deniz suyu çok berraktı.


Köyün limanına sabahları büyük balıkçı tekneleri geliyor. Bu limana gidip taze balık alma şansına sahipsiniz. Bizim kaldığımız süre içinde denk gelmedi. Bir sabah geç kalmışız diğer iki gün de balıkçı teknesi gelmedi.


3 günün sonunda tanıştığımız insanlarla helalleşip dönüş yoluna koyulduk. Vapur saati gelene kadar Gökçeada’nın merkezini gezdik. El yapımı sabunlar, dibek kahvesi, dolaba yapıştırmak için magnet ve adanın meşhur kurabiyesi olan bademli kurabiyeden aldık. Sabah vakti olduğu için meşhur sakızlı dondurmadan yiyemedik maalesef. Artık bir dahaki sefere. 


Şimdiden gelecek yaz için incir vaktine planlar yapıyoruz. Bu kez sadece Uğurlu Köyü’nde vakit geçirebildik. Ama gelecek yıl Gökçeada’nın bütün köylerini ve sahillerini gezme hayaline başladık bile.


Evet, 5 yıldızlı, açık büfeli, animasyonlu, su kaydıraklı ya da havuzlu bir tatil imkanı sunmuyor Gökçeada. Ama sakinliği, huzuru, çocukların çocukluğunu yaşayabileceği, taze sebze ve meyve yemeyi, hoş muhabbetler etmeyi ve yeni insanlar kazanmayı seriyor önünüze. Tertemiz havası ve sahilleri de bonusu… 

11 Eylül 2017 Pazartesi

28. ULUSLARARASI EĞİTİMDE YARATICI DRAMA KONGRESİ


Çağdaş Drama Derneği tarafından her sene düzenlenen "28. Uluslararası Eğitimde Yaratıcı Drama Kongresi" 23-26 Kasım 2017 tarihleri arasında Akdeniz'in incisi Antalya’da düzenlenecektir. 
Kongrenin teması, “ÇEMBER” içinde insana, topluma, hayata, özellikle birlik olma kavramlarına, demokratik kültüre, özgürlüğe, dramada eşitlik ve adalete, tiyatroya, eğitime ve dayanışma platformuna bağlı konuları bir kez daha tartışmak ve değerlendirmektir.
Kongrenin bilimsel programında, ülkemizden ve dünyadan saygıdeğer bir çok liderin yer aldığı atölyeler, katılımcıların sözlü sunumlarını ve çalışmalarını sunabileceği bilimsel oturumlar yer alacaktır.
Her gün biraz daha globalleşen dünyamızda, dayanışma, demokratik kültür, özgürlük, adalet, eşitlik, saygı gibi anlayışlara daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Biz tiyatro ve drama insanları bunu başarabilmek için herkes ile dayanışma içinde ve herkese eşit bir noktada olmayı gerektirdiği inancıyla “Adaletli bir Dünya için ÇEMBER” temasını belirledik.
“ÇEMBER” herkesin eşit uzaklıkta olduğu anlayışı ile insanların demokratik tutum ve davranış gelişimi için eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Çünkü çember veya çemberler bizlerin adil ve eşit emekleriyle oluşmakta, gayretlerimiz ile büyümekte ve zamanla bütün insanlık ve dünyayı içine almaktadır.
İnsanın doğumu itibariyle gerçekleştirdiği tüm eylemlerde çember biçimleri gözlemlenebilir. Özellikle çocukluk yaşlarında çember genişler ve neredeyse herkesin içinde olduğu büyük bir çember ortaya çıkar. Bununla birlikte, yaşın ilerlemesiyle bireylerin eylem temeline dayanan ve önceye göre farklılıklar barındıran farklı çemberler oluşmaktadır.
Kültürlerarası etkileşim başka toplulukların başka toplulukları tanımasıyla gerçekleşir ve kültürlerin harmanlanmasıyla nihayete erer. “Sanat, sırrını bilenler için bir tutam otun altında saklıdır. Bu sırrı bilmeyenler onu bir dağın altında sanırlar.” sözü sanatın doğal güzellikler ile buluştuğu bu coğrafyadan kültürlerarası etkileşim sonucu çıkan ve sanatın her yerde var olduğunu anlatan anonim bir deyiştir.
Dünyanın drama ve tiyatro insanlarından oluşan büyük bir çemberi Antalya’da kurulacak. Tiyatro, drama ve eğitim ilişkisinin irdeleneceği kongremizde, “Adaletli Bir Dünya İçin Çember (Circle for Fair World)” temalı atölyeler ve bildirilere yer vermek üzere;
Eğitimde yaratıcı drama çemberleri kurma; Okul öncesinden, ... lisansüstü eğitime kadar,Kültürde ve sanatta yaratıcı drama çemberleri kurma, Tiyatro Spor eğitiminde drama çemberleri,Ait olma, içeride ve dışarıda olma,Kültürel etkileşim, göç ve komşuluk,Sosyal yaşam politikaları ve insan ilişkileri,Çembersiz bir yaşam.
Adres:Şair Nedim Sokak 19/1 Aşağı Ayrancı - Ankara / Türkiye
Tel:+90 312 441 07 00
E-Mail:arber@arber.com.tr

10 Eylül 2017 Pazar

EVET, GAME OF THRONES

Blogumda bugüne kadar hiç yapmadığım bir şey yapıyorum ve farklı bir ilgi alanım hakkında ilk yazımı paylaşmak istiyorum. Tabiki evlenmeden önce ve aslında çocuklar henüz doğmamışken sinema veya TV serileri izlemeye daha çok vakit bulabiliyordum.
Evlendikten sonra, eşimin de bu alana merakı olduğu için bir çok yerli yabancı film veya seri izleme şansımız da oldu. İşte böyle doğdu yabancı serilere olan ilgim diyebilirim. Heroeslar mı dersiniz, animeler mi (favorim Avatar:The last airbender), Fargolar, Mentalistler, Lostlar, Fringeler, Dr. Houselar (favorimdir)... bu liste seriler için böyle gider. Ama üzerine şu dönemde konuşulacak yegane seri Game of Thrones olmalı bence. HBO'nun hazırladığı bu seri son sezonuna giderken ortalığı iyice kasıp kavuruyor. Taht Oyunları olarak Türkçeye çevriliyor Game of Thrones. Seri, özellikle fantastik hikayelere meraklı kişilerin hoşlanacağı cinsten. Bir masal-sever olarak benim de fantastik konulara merakım malum.
Seride bir ömür süren yaz ve kış ayları oluşu daha ilk baştan masalsı bir kurgunun varlığını göstermektedir. Serinin ilk 7 sezonu yaz mevsiminde geçiyor ve son sezonun kış ayında geçeceği söylenebilir. "Winter is coming" yani "kış geliyor" bu serinin kült sözü olarak tarihdeki yerini almış bulunmakta şimdiden.
Peki kış nereye geliyor. Bu masalın mekanı neresidir? Krallıkların merkezi konumunda, Kralın Şehri adında en büyük şehir bulunmakta ve herkes burayı ele geçirmeye çalışmaktadır. Çevrede adalar, deniz aşırı ülkeler, kuzey ülkesi ve daha bir çok krallık bulunmakta. Değişik haneler yani hanedanların merkezdeki Demir Tahtı ele geçirmek için savaşlarını konu alıyormuş gibi dursa da dizi, aslında kışın gelmesiyle ortaya çıkacak olan zombimsi akgezenlere hazırlamıştır senaristler bizi ilk 7 sezon boyunca. Kışın gelmesiyle akgezenler ölü ordularıyla birlikte insanlığı yok etmek için kuzeyden güneye doğru akın etmektedirler. Bu bakımdan seri bana kalırsa taht oyunlarından çok akgezenler hakkında gibi. Her neyse diyelim. Akgezenlerin Kuzeyi koruyan Sur'u aşıp insanlığa karşı savaşını kazanıp kazanmayacağını yani 8.sezonu merakla bekliyoruz. Ejderhaların ve devlerin olduğu bu biraz da korkutucu TV masalı tabiki George R.R. Martin tarafında yazılmış Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin TV'ye uyarlanmış hali, bunu da belirtmeden bitirmeyelim. Bir takım korku, şiddet, ve cinsel içeriğinden ötürü +14 olarak düşünebiliriz bu diziyi, yani bir yetişkin dizisi, çocuklar için değil orası kesin. Fantastik konulara meraklı iseniz, Lord of Rings gibi bir filmi mesela beğenmişseniz, bu seriyi de beğeneceksinizdir diye düşünüyorum. Benden söylemesi.

9 Eylül 2017 Cumartesi

KORNEA NAKLİ-KORNEA DİSTROFİSİ-LATİS DEJENERASYONU


Bayramın ikinci sabahına kızarık bir gözle uyandım. Hemen en yakın hastaneleri aradık göz doktoru var mı diye. Çapa'ya gittik. Güvenlikteki kadın en iki saat sonra gelir doktorlar dedi. Sinirlendim. Çünkü arayıp sorduk gitmeden önce. Sonra yakınlardaki Haseki Hastanesini arayıp sorduk dr var dediler gittik. Kayıt yaptırdık dr yok dediler. Artık sesli sinirlendim. Bu sinir sonucu biraz olay çıkarmış olabilirim ki asistan geldi tedavi için. Gözyaşı damlası, merhem ve damla yazdı. Ilaçları aldık nöbetçi eczaneden hemen kullandık. Sabah kızaran göz öğleden sonra sulanıp kaşınmaya başladı. Çapa'ya tekrar gittik. İlaçları gösterip gözün durumunu anlattık. Yine bir asistan "bir şey yok mikrop kapmış"dedi. Ben de "bakın benim korneamda genetik bir rahatsızlık var,korneada herhangi bir hasar var mı?Gözü kapatılım mı?" diye sordum. Uzman çocuk"yok ciddi bir şey değil"dedi. Iyi dedik çıktık.
Ertesi gün artık iki gözümü açamadığım gibi zar zor nefes alıyordum acıdan. Gözümde şiddetli bir batma, yanma, sulanma ve kaşıntı vardı. Sağ gözüm hasta olan gözümü eczaneden pomat alıp kapattık. Diğer gözümü de açamayınca kayınvalidemin eşarplarından biriyle körebe oynar gibi bağladım. Sabah tekrar Çapa'ya gittik 45 dakika asistanın gelmesini bekledik. Kız zar zor konuşuyor Türkçe'yi. Bize soruyor"böyle olunca hangi ilaçları kullanıyordunuz?" diye. Ben acıdan ve sinirden sesimi zor çıkartıyorum. Böyle oluncadan kastın ne, ne durumdayım nerden bilebilirim? Ayrıca hasta olan kim dr olan kim?Bitmedi. Eşim sordu" gözün etrafını nasıl temizleyelim, kirpikler birbirine yapıştı" diye. Asistan kız ne dese beğenirsin? "Ya şey çayla temizleniyordu sanırım, tam da bilmiyorum ama pamuğun üstüne çay döküp öyle siliniyordu. Bir deneyin siz"dedi. Aynen bunları dedi!
Ya sabır, ya sabır derken başka göz hastaneleri aradı eşim. Hiç birinde doktor yok. Dünya Göz Merkezi'nde operatör dr bulduk. Gittik. Hemen aldılar bizi odaya. Doktor önce uyuşturdu gözü çünkü canımdan can çıkıyor açılmıyor göz. Sonra baktı. Korneam yırtılmış!.. Yara olmuş ve kabuk bağlamış. Sivri bir cımbızımsı bir aletle kornea üzerindeki kabukları temizledi tek tek. Geçici olarak kontakt lens taktı. Ilaçlarımı damlattı gözüme. Her iki saatte bir 5 dakika ara ile kullanmamı söyledi. Göze su temasını yasakladı 4 gün boyunca. Kontrol için de Bursa'da bie doktor ayarladı, yine aynı hastanenin kornea uzmanına yönlendirdi. Çok şükür gözlerim açık bir şekilde ayrıldık hastaneden. Görme oranım hala netleşmedi. Iki gün önce kontrolüm yapıldı. Doktor 4-5 gün sürer görmenin netleşmesi dedi. Bir de korneadaki yara tamamen kapanmış çok şükür. İlaçlarımı hiç aksatmadan damlatan eşime, çocuklarıma yokluğumu hissettirmeyen kayınvalideme ve Dünya Göz Merkezi'ndeki doktorlara teşekkürü borç bilirim.10 günü resmi tatil ilan edip, hastanelere yetersizliği aşikar olan asistanları bırakıp da bir tane bile DOKTOR bırakmayan devletime de teessüf (!) ederim...

8 Eylül 2017 Cuma

MONTESSORİ ETKİNLİĞİ-SAAT YAPIMI-GERİ DÖNÜŞÜM


Herkese merhaba; yorucu bir tatilden sonra yeni bir eğitim öğretim yılına merhaba dedik. Dün Selim anaokuluna başladı. Okulun ilk gününü sorunsuz bir şekilde atlattık.
Bugün geri dönüşüme katkı sağlayacak bir etkinlik paylaşacağım. Çocuklar açısından kazanımları çok olup bir o kadar da eğlenceli bir etkinlik. Pet şişe kapaklarından ve kağıt tabaktan saat yapımı. Geçen yıl kreşte yapmışlardı çocuklar. Eski fotoğrafları düzenlerken gözüme çarptı bu montessori etkinliği.

MALZEMELER
12 tane pet şişe kapağı
Kağıt tabak
Yapıştırıcı
Makas
Keçeli kalem
Kağıt

Pet şişe kapaklarının içine sığacak şekilde yuvarlak kağıtlar kesip üzerine 1’den 12’ye kadar numaralar yazın. Bu kağıtları şişe kapaklarının içine yapıştırın.
Kapakları da kağıt tabağın üzerine saat formunda sırayla dizip yapıştırın.
Son olarak da akrep ve yelkovanı keçeli kalem ya da herhangi bir kalemler çizin. El yapımı saatiniz hazır.
Evde ya da okulda çocuklarla yapılabilecek eğlenceli bir montessori etkinliği. Çocukların rakamları kavramasına, saati öğrenmesine, küçük kas gelişimini desteklemesine ve eğlenirken öğrenmesine yardımcı olan güzel bir etkinlik olacaktır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...